“Aranızda dolaşan bir hayalet var”

“Tiyatro vebaya benziyorsa, bu onun geniş topluluklar üzerinde etkili olmasından ve onların yaşamını aynı yönde altüst etmesinden değildir yalnızca. Tiyatroda da, vebada olduğu gibi, hem yengi hem öç alma duygusuna değin bir şeyler vardır… Vebanın geçtiği her yerde kendiliğinden tutuşturduğu yangın, çok iyi sezinlendiği gibi, geniş bir tavsiyeden başka bir şey değildir. Veba, uyuyan imgeleri, sinsi bir düzensizliği alır, onları ansızın en ölçüsüz jestlere dek vardırır; tiyatro da jestleri alır ve onları çileden çıkarır; veba gibi o da var olanla olmayan, olabilirliğin gücüyle maddeleşmiş doğada var olan şey arasındaki zinciri yeniden yaratır… Çünkü tiyatro, ancak olanaksız olanın görünür biçimde olası kılındığı ve sahneye geçen şiirin gerçekleştirilen simgeleri beslemeye ve kızıştırmaya başladığı anda gerçekleşir.”

Bilinçaltına inebilmek için tiyatroyu öneren, çağdaş tiyatroya öncülük etmiş ve kendinden sonra gelen sanatçıları da etkilemiş Fransız oyun yazarı, oyuncu, yönetmen ve şair (1896-1948) Antonin Artaud “Tiyatro ve İkizi” (Yapı Kredi Yayınları / Bahadır Gülmez çevirisi) adlı kitabında bu perdeden ses verir ve ekler: “Tiyatro, seyircinin cinayete yatkın eğilimlerini, erotik saplantılarını, yabanıllığını, karabasanlarını, yaşam ve nesneler karşısında ütopik duyumunu, hatta kana susamışlığını içeren düşlerini gerçekten sergileyemediği, onun düzmece ve aldatıcı bir düzlemde değil, içinden geldiğince arınmasını sağlayamadığı sürece kendini bulamaz, yani, gerçek bir yanılsama aracı olmaz.” Girizgâhı, literatüre ‘vahşet tiyatrosu’ kavramını kazandıran Artaud’dan verdik; sanırım birazdan tiyatro kulvarında rotanın hangi yakasında nefesleneceğimizi anladınız.

603103edc8c37313bc431e4d

Gelelim röportajın öznesine; Ferdi Çetin’in kaleme aldığı, Yeşim Özsoy’un yönettiği ve Kübra Balcan, Yaman Ceri, Meral Çetinkaya, Banu Fotocan, Ahmet Ayaz Yılmaz’ın rol aldığı, “Terk Edilmiş Kıyılar // Negatif Fotoğraflar”… Sahne emekçileri ise; dramaturji Ozan Ömer Akgül, görüntü yönetmeni, kurgu ve renk düzenleme Noyan Ayturan, ışık tasarımı Ayşe Sedef Ayter, müzik tasarımı Çağrı Beklen, animasyon Nisan Yetkin, dekor, kostüm Ferdi Çetin, kamera ve drone Serdar Çam, keman Gülfem Güler, viyolonsel İsmail Hakkı Gayretli, solist Neşe Sarısözen Adalı. Bir kadının daha önce hiç gerçekleşmemiş bir aile yemeğini hayal etmesi üzerine odaklanan metin, oyuncularla seyirciyi bir araya getirmeden video, ses, performans ve yerleştirmenin birleşiminden oluşuyor. GalataPerform’un, 2020 Aralık itibariyle tiyatro alanında yeni oyunlar, atölyeler ve yayınlar için kurduğu dijital platformu YeniPerform.com’da çevrimiçi olarak takip edilebileceğiniz oyunun yazarı ve yönetmeni ile bir röportaj gerçekleştirdik. Konuşlandığı hava sahasını biraz olsun genişletmek isteyenlere takdimimdir, hazırsanız, yavaştan başlıyoruz!

 

“Sürekli mutluluğu arzulamak beyhude bir istek”

Oyun bitiminde kafamda üç patlangaç belirdi “mutluluk / mutsuzluk”, “fotoğraf” ve “zaman”… Sorularıma da bu üç rotadan başlamak isterim. Oyunda başkarakterin mutluluk üstüne kurduğu repliği bana, “Mutluluk diktatörlüğü tehdidi, mutsuz olmaya pek alan bırakmıyor. Mutluluğun insan hayatı üzerindeki mutlak egemenliğinden şüphe duyan herkes suratına sert bir rüzgâr yiyor” diyen ve “mutlu olma stresi” tanımıyla meseleyi ortaya seren (İletişim Yayınları / Tanıl Bora çevirisi) Wilhelm Schmid’in “Mutsuz Olmak / Bir Yüreklendirme” kitabını hatırlattı. “Huzur”’da, “İhtimallerin cetvelinde mağlubiyet de vardır” diyen üstat Ahmet Hamdi Tanpınar’ı da es geçmeden sizin, geniş zamanlarda ve şimdilerde ‘mutlu olmak’, ‘mutsuz olmak’ üzerine tarifiniz, hemhaliniz ne olur?

Yeşim Özsoy: Oyunu seyretmenin seni böyle bir noktaya getirmesine hem şaşırdım hem de sevindim. Oyunda ailenin genç kızının sesinden dinlediğimiz anlatıda bahsettiğin mutlu olmakla ilgili replik tam da tek bir merkez, tek bir yorumun buyurgan baskın ezici parantezinden sonra karakterin “…ve çoğul sesler” demesiyle yerini buluyor. “Mutlu olmaya çalışıyorum / umutlu görünmeye çalışıyorum” diyor karakter ve hemen ardından da kendini tersinleyen bir üslupla devam ediyor. Bir görüntü olduğu hissi, anlık bir durum olma hissi baskın çıkıyor burada. Ben de mutluluğu böyle yorumluyorum açıkçası. Sürekli bir mutluluk mümkün değildir. Öncesi ve sonrasında gelen mutsuzluk anlarının ya da belki tabiri caizse durağan anların arasında bir aksandır, çıkıştır. Bu nedenle sürekli mutluluğu arzulamak beyhude bir istektir. Hayatı tümüyle kabul mutsuzluğu ve durağanlığı kabulden geçer. Arada mutlu olduğumuz anları yakalayabilirsek ne âlâ…

Ferdi Çetin: Mesele aslında tam da Tanpınar’ın dediği yerden hareket ediyor, zira bu sözüyle birlikte Tanpınar’ın hemen ardına (20. yüzyıl deneysel edebiyatının önde gelen yazarlarından) Samuel Beckett’i konumlayabiliriz yavaşça. Hani diyor ya, “Dünyadasın ve bunun için bir çare yok.” İhtimaller çok geniş bir yelpazede uzanıyor zihnimde. Bir fotoğraf karesi üzerinden başlıyorsak eğer, herkesin zihninde bir fotoğraf karesi vardır muhakkak, dışarı çıkmadığımız, çıkamadığımız zamanlarda ki bu hâlâ devam ediyor. İşte en çok fotoğraf karelerini canlandırmaya çalıştık gözümüzün önünde ve aslında belki de hiç mutlu olmadığımız zamanları mutluymuşuz gibi yeniden kurgulamaya başladık. Kaçınılmaz olarak işin içine biraz nostalji de giriyor. İhtiyacımız olduğu aşikâr. Bir yüz beliriyor gözümüzün önünde ve hiç olmadığımız kadar umutla bakıyoruz o yüze, mutluyduk galiba diyoruz. İşte o fotoğraf karesi, zamana yenilmeden uzanan bir an olarak tekrarlanıp duruyor.

Oyunda anlatıcı, “Bir ölümlü için bir ölümsüz an…” diyor. Oyun sonrası okuma seanslarımda us’uma takılanlar: “Geleceğin cahilleri, alfabeyi sökemeyenler değil, fotoğraf çekemeyenler olacak deniyor. Ama kendi fotoğraflarını okuyamayan fotoğrafçıyı da cahil saymak gerekmez mi?” diyen (edebiyat eleştirmeni) Walter Benjamin ve “Fotoğraf çekmek insanın gözünü, aklını ve yüreğini aynı hizaya getirmesidir” diyen (fotoğrafçı) Henri Cartier-Bresson’du. Fotoğraflar bir bakıma kanıt oluşturur ise, metnin de öznesinin bir an / fotoğraf olduğunu düşünürsek; bu iki üstadın tanımının yamacında oyunu da baz alarak siz ne söylemek istersiniz?

Ferdi Çetin: Fotoğraf teknik imkanlar dahilinde tarih sahnesinde yerini aldığında bir kriz çıkıyor, sanatta temsiliyet fikri hiç olmadığı kadar tartışmaya açılıyor. Bu tartışmayı yürütenlerin en başında da tarihsel avangardlar yer alıyor. Temelde teatral araçların ve tiyatro yapma biçimlerinin bu kadar tartışıldığı bir dönemde fikir olarak estetik devrim yaratmış tarihsel avangardları ziyaret etmek benim için heyecan verici bir fikirdi. Çünkü estetiğe dair bir arayış içindeysek eğer, ileriye değil geriye doğru bakmak daima daha ilham vericidir bana göre. Bundan kastım şu aslında yeterince uzağa gidebilmek için bir, iki adım geri basmak iyi olabilir. Yaklaşık her yüzyıl dönümünde bir huzursuzluk hâkim olmuştur sanat tarihinde, değişimler, dönüşümler itibariyle bir yenilenme kaçınılmaz olmuştur. Sanıyorum ki öyle bir dönemdeyiz, huzursuzluğumuz hat safhada, bunun için bana yüzyıl geriye gitmek oldukça mantıklı geliyor. (Modern edebiyatın öncülerinden Amerikalı yazar) Gertrude Stein çıkıyor karşıma orada. Fotoğraf ve tiyatro sanatını bir arada düşündüğü “Ne oldu?” isimli oyunu. Bu oyun aslında benim temel referansım. Fotoğraf çekmek geçici bir an kurmaktır. Tiyatro da biraz öyle, bir tarif bana kalırsa, tiyatronun tarifi. Tüm hazırlıklar yapılıyor ve perde, sonrası hayaletlere kalıyor sanırım. Fotoğrafın çekildiği andan daha incelikli bir hüzünden bahsediyorum.

Yeşim Özsoy: Evet Benjamin bu anlamda çok doğru bir noktayı geçen yüzyılda zaten ortaya atmıştır. Aklımda kalan yegâne referanslardan biridir hatta. Az önce bahsettiğimiz “görüntü” meselesi. Fotoğraf ve tabii kopyalama ile beraber orijin ve “asıl olma” durumu kendi kendini iptal etmiştir. Benjamin’in de dediği gibi “aurası” kaybolan eserler içinde kalırız belki. Oyun da tamamen bunun üzerinden işliyor. Kafamdaki temel konular bunlar oldu metinden yola çıkarken. Asıl olan nedir? Oyunun en başında “buradayım, karşınızda duruyorum” der genç kadın, kameradan hafifçe uzak bir noktaya bakarak, seyirciyi imler bir şekilde. Ama ne o oradadır, ne de seyirci gerçekten oradadır. Bundan yola çıkarak bir araya gelemeyen bir ailenin yemeğinde çekilen bir aile fotoğrafının “sahnelenmesi” yani tiyatro olarak kadrajlanmasından başlayarak; fotoğrafın fotoğraf çekimi olduğunu, sahnenin sahne olduğunu, tüm bunların video çekiminin de çekim olduğunu göstererek tüm “oyun” boyunca tekrar tekrar, teker teker katmanlarımızı kaldırırız. Tıpkı tekrar tekrar çekilen bir poz gibi. Orijine ulaşmaya çalışırız, o asıl olan ana. Ama o da yoktur…

603103eec8c37313bc431e51

“Bir fotoğraf karesine sığdırılmaya çalışılanlar”

“Platon’un mağarasında hâlâ iflah olmaz biçimde oturan insanoğlu, o eski alışkanlığını sürdürüp kendini gerçeklikle değil, gerçekliğin görüntüleriyle oyalıyor… Fotoğraf hem yalancı bir hazır bulunma hem de orada olamamanın bir göstergesidir… Bir başka gerçeklikle ilişki kurma ya da ona sahip çıkma girişimleridir… Bazı fotoğrafçılar bilim adamı, bazılarıysa ahlakçı olarak işe koyulurlar. Bilim adamları dünyanın bir envanterini yaparlar; ahlakçılarsa ağır vakalara yoğunlaşırlar” diyen (yazar, kuramcı) Susan Sontag şöyle devam ediyor: “Fotoğraflar yalnızca neye hayran kalınması gerektiğini göstermek için değil, aynı zamanda neye göğüs gerilmesi ve acınması – ve onarılması – gerektiğini açığa çıkarmak için çekildiler.” Adıyla müsemma “Terk Edilmiş Kıyılar // Negatif Fotoğraflar”, Sontag’ın tanımlarının neresin(d)e konuşlanır? Ve böylesi bir hikâyeyi yaratanlar için ‘fotoğraf’ nedir?

Yeşim Özsoy: Oyunun içeriği aslında 90’ların toplumsal atmosferinde önemli bir acı dizisine işaret ediyor ve bunu çaktırmadan yapıyor. Fotoğrafta ve eserde gizli kalan gerçeği ve acının nedenini bulmak da seyirciye kalıyor. Performans sanatçısı Cindy Sherman’ın performans olarak kendini farklı rol ve kostümler içinde fotoğraflamasını da düşünürsek 90’ların atmosferini “giyen” oyun seyirciye o zamanı ve acıyı işaret ediyor. Boşlukları doldurmak, anlamlandırmak da işin çabası… Bunun sonucunda hissedilen ise hedeflenen bir hüzün ve eksiklik, boşluk anı.

Ferdi Çetin: Susan Sontag’ın orada olamamak ve bir başka gerçekliğe sahip çıkmakla ilgili söyledikleri ilgimi çekiyor. Aslında bir fotoğraf karesine sığdırılmaya çalışılanlar o fotoğrafa sahip çıkanlar için bir anlam taşıyor elbet. Ya da bir başka deyişle bir fotoğrafa bakarak büyüyenler için o fotoğrafa sahip çıkmaktan başka bir seçenek de kalmıyor bazen. Hele ki o fotoğraf karesinde kendisi yoksa her şey daha bir anlamlı hale geliyor olsa gerek. “Terk Edilmiş Kıyılar // Negatif Fotoğraflar”da inşa edilen anlatının da merkezinde böylesi fotoğraflar duruyor. Çünkü anlatının öznesi böylesi fotoğrafların ardında büyümüş biri. Hiç görmediği, aynı ortamda bulunmadığı yakınlarını hayal ediyor. Hiç yoktan anılar icat ediyor kendisine, hafızası üzerinden yaşamadığı bir geçmişe ortak olmaya çabalıyor. Bu manada fotoğraf var olmayan bir geçmişin kırılmalarından ortaya çıkıyor. Fotoğraf benim için ulaşamamanın gölgesini ifade ediyor.

Oyunda üçüncü patlangacım ise, (filozof) Hegel’in zamanın ruhu dediği zeitgeist ve (filozof) Ludwig Wittgenstein’ın tarif ettiği “Zaman nedir? Eğer kimse bana sormasa biliyorum; ama soran kişiye açıklamak istesem bilmiyorum” diye tanımladığı ‘zaman’dı. Yaşamak mesaisini de düşündüğümüzde, bir yazar ve bir yönetmen olarak sizin için zaman ve zaman kavramının tanımı neye denk düşüyor?

Yeşim Özsoy: Aslında bir eserle ya da kişisel olarak böyle bir yazıda bu kadar çok şeyi tanımlamak çok zor. Ben anlatmayı değil tanımlanmayı seviyorum ve bu sebeple denklemi sonuca ulaşan ya da kapalı uçlu oyunlar yapmayı tercih etmiyorum. Yine de zamanın vahşi kurgusunu hepimiz her dakika, her saniye, her salise yaşıyoruz diyebilirim.

Ferdi Çetin: Sürekli daralan, kendi içine çekilen bir zamanda yaşadığımız malum. İnşa ettiğim anlatıda da geçmiş, şimdi ve gelecek birbirinden ayrılmaz gibi görünüyor. Geçmişte bir felaket yaşanmış gibi görünüyor, belki hâlâ yaşıyoruz ve gelecekte bir noktada bizi bir felaket bekliyor olabilir, bunu bilemeyeceğiz. O yüzden doğrusal bir zaman yok benim için, zaman daima içimizde kıvrılıp bükülüyor. O yüzden kişisel felaketlerimizle toplumsal felaketler bir noktada birbirinden ayrılmaz hale geliyor zihnimde.

603103eec8c37313bc431e56

Gelelim, “Terk Edilmiş Kıyılar // Negatif Fotoğraflar”a… Yazar olarak; oyun ve öykülerinizden bana düşen surette diyebileceğim, aile ve dil mevzuları üzerine haşır neşir olup, kafa yoranlardansınız. Hatta okurun ve seyircinin çabalamasını, yakaladığının da peşinden gitmesini salık veren bir üslubunuz var. “Dil düşünceyi örter…  Dil dünyayı resmeder. Sözcük ne kadar eskiyse o kadar derine ulaşır” der Wittgenstein. Hem dil mevzusunu hem de oyunun yazım, yaratım ve sahneleme süreçlerini anlatır mısınız?

Ferdi Çetin: Anladığımız anlamda dil, benim için anlamı erteleyen bir oyunu çağrıştırıyor. O yüzden aslında tüm telaşım ve uğraşım dil üzerinden kurulan bu oyunu açık etmeye çalışmak şeklinde özetlenebilir. Dili cümlelere, sözcüklere, harflere ve hatta kelimenin sesine kadar takip ederek biraz olsun zihni özgürleştirecek bir yol bulmaya çalışmak benimkisi. Tekrarlar yoluyla bir ritim yakalamak. Beden üzerine yapılan çalışmaların dayandığı şöyle bir temel vardır, beden yalan söylemez. Öyleyse, ben de diyorum ki kelimeleri yeterince tekrar edersek ve o gizli saklı ritmi bulursak kelimeler yalan söylemeyi bırakır. Bu noktada, G. Stein’ı bir kez daha anacağım; “A rose is a rose is a rose” şeklinde uzanıp giden bir deyişi vardır kendisinin. Gülün gül olduğunu vurgulamak ve bunu sayısız ihtimaller zincirinde yinelemek aslında onu tüm ön kabullerden kurtaracak bir dizgeye kavuşturur. Ne olursa olsun, yeterinde tekrar ettiğimiz şey kendini bir noktada kurtarabilecek o ilksel sese dönüşüyor. Bir de anlatma derdinden bahsetmeliyiz. Yargılar üretmekten kaçınmak ve dönüp hep dilin yani aracın kendi üzerine düşünmesini sağlamak. Böylesi bir fikir var zihnimde yazarken. “Terk Edilmiş Kıyılar // Negatif Fotoğraflar” da anlatı düzleminde buralardan bir izlek kuruyor kendisine. Bir araya gelemediğimiz şu zamanlarda istedim ki hem formda hem içerikte biraz görünür olsun bu hayal kırıklığımız.

Yeşim Özsoy: Böylesi bir dönemde seyirci ile oyuncunun, ailelerin, dostların bir araya gelemediği boşluk anlarında bu deneyimi kendimize itiraf edip zamana kendimizi bıraktık diyebilirim. İlk fikir Ferdi’den geldi. Bu yaşadıklarımızı ifade eden ve seyirci ve oyuncunun tam olarak ‘bildiğimiz anlamda’ bir araya gelemediği bir oyun yaratmayı düşündük önce düşünce vardı yani! Sonra metni Ferdi oluşturdu ve onun hikaye yazımı geçmişinden beslenen bir metin geldi. Tamamen açık uçlu, yoruma, tanıma açık. Ben de yönetmen olarak ele aldığımda karakterler (hatta metinde olmayanlar dahil) ve üzerinde çalıştığımız konseptlerle ayrı bir metinsel düzlemde işlenmesiyle devam ettim. Bir nevi onun metnine reaksiyon olarak paralel bir reji metni yazdım. Tabii bu aşamada kurgu ve video tasarımı bunun nasıl olacağı Noyan Ayturan ile olan çalışmamız da çok belirleyiciydi. Sahnede olan, videoda olan ve kafamızda olanları elimizden geldiğince birleştirdik. Tabii oyuncularla olan çalışmada ve tasarım ekibiyle ben tercih olarak metinde yer alan önemli bir çıkış noktasını somutlaştırmayı ve tüm ekibi öyle yönetmeyi tercih ettim. Bu da 90’larda araba kazası sonucu ölen bir gazetecinin onu hiç görmemiş kızının ağzından bir araya gelemeyişimizi; aile olarak, toplum olarak ve şu anın kendisi olarak kurgulamak oldu.

 “Bu zamanların bize öğrettiklerine inananlardanım”

Oyun bittiğinde kafamda salınan cümle ise; “Dünyaya bir kez çocukken bakarız, gerisi hatıradır” diyen Nobel Edebiyat Ödüllü Louise Glueck oldu. Fütürist performanslara benzetilen bir çalışmayla karşımızdasınız. Seyirci / izleyici olarak tiyatro, kısa film, video, sinema ve performans sekanslarında gezindik diyebilirim. Tek bir cümleye sıkıştırırsak bu metnin derdi nedir?

Ferdi Çetin: Bir araya gelemediğimiz şu zamanda tüm yenilgilere, tüm hayal kırıklıklarına ve tüm yasını tuttuğumuz kayıplarımıza rağmen bir kez daha denemektir benim için metnin asıl derdi.

Yeşim Özsoy: 90’larda araba kazası sonucu ölen bir gazetecinin onu hiç görmemiş kızının ağzından bir araya gelemeyişimizi; aile olarak, toplum olarak ve şu anın kendisi olarak işlenmesidir metnin derdi.

Bu oyun da diğer projelerinizde olduğu gibi, tiyatroda seyreden ve eyleyen konumu üzerine odaklanan bir çalışma; siz de zaten, oyuncu ve seyirciyi biraraya getirmeden, teatral deneyimin nasıl olacağına dair olanakları arayan bir süreç olduğunun altını çiziyorsunuz. Oyunu perspektifimize aldığımızda; beş oyuncunun yer aldığı bir performans kaydı ve bir canlı seyir / yerleştirme alanıyla bütüne ulaşan bir anlatı var sahnede. Tiyatronun iki asal ögesini tartışmaya açıyoruz diyorsunuz; burada devreye “Özgürleşen Seyirci”de Jacques Ranciére’in sözlerine kulak vermeli: “Seyirci bir görünüşün karşına geçer, ama o görünüşün üretim sürecini veya gizlediği gerçekliği bilmez… Bakmak, eylemenin zıddıdır. Edilgen olan seyirci yerinde olduğu gibi, hareketsiz durur. Seyirci olmak, hem bilmek kabiliyetinden hem de eylemek kudretinden kopmak demektir.” Seyreden ve eyleyen mevzularını biraz açalım isterim, okuyucu ve daha oyunu dikize yatmamış izleyiciler de nasiplensin niyetine?

Ferdi Çetin: Bir kez en başından düşünecek olursak konvansiyonel tiyatroda başı, ortası ve sonu olan bir anlatı kurmak âdettendir. Bu da başından itibaren benim itiraz ettiğim bir form. Basitçe ifade edecek olursak seyirciye belli başlı duyguları, düşünceleri ve yargıları servis etmek, zihnin çalışma biçimini inkâr eden bir süreç gibi geliyor bana. İstiyorum ki hep bir şeyler eksik kalsın anlatıda ki seyirci kendisi tamamlasın oraları. Melih Cevdet Anday, “Öğle Uykusundan Uyanırken”de diyor ya, “Eksik bırakacağım şiirimi, onu sen tamamla.” İstiyorum ki yükün büyük kısmı seyircinin omuzlarında olsun. Aktif ve biricik bir seyir deneyimi yaşasın. İmgeleri neresinden yakalarsa orada bir anlama ulaşsın. Ranciere’in de dediği gibi o manada, seyirci bir kitle olarak görülmemiş oluyor. Deneyimi kendine ait oluyor.

Yeşim Özsoy: Benim en keyif aldığım anlardan biri enstalasyonda yer alan seyircisiz alana ışık, müzik ve bir araba, animasyonun gücü ve yoluyla bir reji tasarlamak oldu. Orada etkin olan seyirci olaya dahildi de. Ben günümüz seyircisini uzun süredir çağdaş sahnede zaten etkin olarak kurgulamaya çalışan bir dönemde yaşadığımızı düşünüyorum. Kapalı metinler, bitmiş tamamlanmış dikte eden rejiler, bunlar pek ilgimi çekmiyor. Aynı şekilde çevrimiçi bir oyunu seyrederken de hem müthiş pasifiz aslında ama ekranın karşısında ne yapacağımızı kimse kontrol edemez. Algımızla metinden ve rejiden ne alacağımız otoriteyi kendi elimize aldığımız farklı bir alan yaratıyor. Bu çok daha heyecan verici.

Tesadüf bu ya, metnin karakteriyle bir vakit aynı masalarda denk gelmişsiniz ve hikayesini size anlatmış. Sonrasında ona bir cümleniz olsa, bu ne olurdu?

Ferdi Çetin: Belki de diyorum, bu yaşadıklarınız, bu başınıza gelenler, sadece sizin başınıza gelmemiştir.

Yeşim Özsoy: Bir provada, bir masanın etrafında toplandık, gözlerimizi kapatmıştık, seni hayal ettik ve kızım seyrediyordu dedi ki aranızda dolaşan bir hayalet var.

“İnsan aklı, kavramların ortasında hastadır” tanımıyla ‘beden bile ulaşmak istediğimiz gerçeklik için yeterli değildir’in altını çizen Antonin Artaud, bildiğiniz üzere geçen yüzyılın başında “Tiyatro ve İkizi” kitabını yazdığında vebayı yaşayanlardı.  Bu bağlamda şu sözlerini de manidar bulurum; “Vebada olduğu gibi tiyatroda da bir tür garip güneş, zor ve hatta imkansızın aniden normal elementimiz haline geldiği anormal bir ışık vardır…” Bugün bizler de pandemiyle hiç bilmediğimiz bir kodlama, beşeriyet içindeyiz. Artaud’nun sözlerine istinaden sizin, bugüne dair hissiyatınız ve öngörünüz nedir?

Ferdi Çetin: Anlamın bizden çok uzaklaştığını hissettiğimiz bir dönemdeyiz sanıyorum ki. Her geçen gün daha da silikleşiyor ve aynılaşıyor her şey. Olayların, nesnelerin ve kelimelerin bu kadar birbirinin aynısı olduğu bu dönemde aslında tiyatro ya da daha genel manada söyleyecek olursam kurduğumuz anlatılar bize tutunmak ya da patikalar açmak için yol gösteriyor. Antonin Artaud’nun ise karşısında olduğu temel fikir Batılı anlamdaki o akılcılıktır ya, sözdür, güneştir ve her türden metafizik düşüncedir. Şiire işaret etmesi umut veriyor bir yandan. İmgeleri ve o çoktan kaybettiğimiz ilksel deneyimi sağlasa sağlasa şiir sağlayabilir bize yeniden. O patikaların yolu şiirin sözcükleriyle kurulabilir gibi geliyor bana da ya da şiirsel etkiyle.

Yeşim Özsoy: “Vebada olduğu gibi tiyatroda da bir tür garip güneş, zor ve hatta imkansızın aniden normal elementimiz haline geldiği anormal bir ışık vardır…” çok sevdiğim bir alıntı. Bu sene hatta birkaç yazımda yararlandım. Ben bu zamanların bize öğrettiklerine inananlardanım. Bize bir gerçek gösterildi ve bu gerçeğin içinde var olmaya çalıştık. Zararı en azla atlatırken ne öğrenirsek yanımıza kardır. (Film yönetmeni) Lars von Trier’in “5 Engel”ini örnek veririm hep. Sanat engellerin ve her şeyin kolay olduğu bir dünyada var olmazdı. Her dönemin bir izi ve engeli var. Onun içinde bizi yaratıcılığa iten bir güç de.

603103eec8c37313bc431e53

“Farkında olmasak da bir yola çıkıldı”

20. yüzyıl Alman şiirinin ve tiyatrosunun en önemli isimlerinden Bertolt Brecht, dünyadaki nesnelerin çoktan yabancılaştığını fakat onların bize ve bizim temel amaçlarımıza hizmet ettiği sürece bunun farkına varmadığımızı söylüyor. Ve ‘Tiyatro İçin Küçük Organon’ adlı eserinde de belirttiği üzere, “Tiyatroda özdeşleşmeye izin yoktur. Çünkü ona göre, “hazır bulduğumuz tiyatro, toplumun (sahneden betimlenen) yapısını (izleyici salonundaki) toplum tarafından etkilenemez diye sergileyen bir tiyatro”dur. Bugün geldiğimiz noktada sizler, tiyatroyu ve pandemi etkisindeki sahne ve gösteri sanatlarının durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ferdi Çetin: Birçok şeyin tanımı yeniden yapılıyor ya da yapılacak, farkında olmasak da bir yola çıkıldı ve ilerliyoruz. Gösteri sanatları da bundan nasibini alacak elbette. Birçok alışkanlığımızın değiştiği ya da değişeceği zamanlar yaşıyor ve göreceğiz ki insanların bazı şeyleri yapma biçimi bambaşka bir hale gelecek. Kuşkusuz tiyatro yapma biçimimiz de değişecek. Öte yandan yapmakta olduğumuz biçimler de devam edecek bir şekilde var olmaya. Ama sanıyorum ki gösteri dediğimiz mefhumun tüm bileşenleri daha önce hiç olmadığı kadar tartışılmaya açılacak.

Yeşim Özsoy: Eğitimde ve iş hayatında olan değişim ve dönüşüm gibi tiyatroda da bu dönemler bir iz bırakacak ve bir dönüşüme yol açacak.

Pandemi sürecinde, pek çok tiyatro gibi siz de 17 yıllık mekanınıza veda edip, bambaşka bir yolculuğa giriştiniz. Hem bu serüvenden hem de bir ay öncesinde basın bülteniyle paylaştığınız misal, YeniPerform ve 9.’su, çevrimiçi düzenlenen “Yeni Metin Festivali” gibi haberlerinizin içeriğinden bahseder misiniz?

Ferdi Çetin: YeniPerform bir dijital platform olarak oyunların, atölyelerin ve kitapların alımlayıcısıyla yeni bir ilişki kurmak niyetiyle oluşturuldu. “Terk Edilmiş Kıyılar // Negatif Fotoğraflar” bu alanda gösterimlerine devam ediyor. Oyunun yerleştirmesi de yine bu mecra üzerinden seyirciye ulaşıyor. Dijital mekân için içerikler geliştirme ve yeni dil arayışları gerçekleştirme yolunda çalışmaya devam ediyor. Bu yıl atölyeler Dijital Eğitim Modeliyle gerçekleşiyor ve bu zamana kadar yaptıklarımızı hep yeniden düşündüğümüz bir dönemdeyiz.

Yeşim Özsoy: Mart ayında her şey başladığında ilk yaptığımız refleks olarak 17 Mart’tan itibaren atölyeleri çevrimiçi’ye almak oldu. Bu dönemde risk alabildiğimiz sürece seyircinin ve ekiplerimizin, eğitmen ve öğrencilerimizin sağlığını korumak öncelikli oldu benim için. Sonra önümüze baktık ve sonra birbirimize ve rahat 1.5 – 2 sene var dedik. Bunun üzerine hissiyatlar bindi ve bir planla yola çıktı. Önce dijital olanı kurgulayalım hedefimiz 1 – 2 sene bu olsun dedik. O sıra GalataPerform’da bir süredir zaten çıkmayı düşünüyordum. Farklı bir denklem kurmayı ve her şey bir araya geldi kafamda. Başarabilir miyiz bilmiyorum ama dijitalleşmeden sonrası şehir dışında bir mekan oluşturmak; YeniDünya adında. Şu noktadan sonra doğayla daha güçlü bir ilişki kurmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu zamanlar beni bu anlamda da çok düşündürdü. Anlamı, yaptığımız işin yararını, doğayı, dünyayı daha fazla düşünen bir özensizlik içine girmek gerektiğini düşünüyorum. Festival 2021’de 10. senesinde olacak. Çok severek yaptığımız, misyona inandığımız bir alan. Sadece bana bağlı olmaması için bir hedef koymak istiyorum devam etmesi için yani. 9. Festivali her şeye rağmen çevrimiçi gerçekleştirmek bize çok iyi geldi. İnadımız devam ediyor!

Pandemi atmosferinde, gelecekte iyi yönde değişim ve dönüşümlerin olacağına inananlar da var; tam tersi 350 bin yıllık insanlık tarihine bakınca, pek de olumlu gelişemeyeceğini, bir şekilde aynı devam edeceğini düşünenler de. Bu dönemde pek çok mevzu da askıya alındı; iklim krizi, kuralık, açlık, ekonomik sistemin çöküşü gibi. Siz bu süreci ve sonrasını nasıl fotoğraflıyorsunuz, ortaya ne çıkıyor baktığınız, gördüğünüz yerden?

Ferdi Çetin: Bu sürecin bir son olmayacağını düşünenlerdenim. Bu belanın üstesinden gelsek de bir başkası çok uzak değil gibi gelmeye başladı. Çünkü bir kez o denge bozuldu sanıyorum ki. Çok uzak olmayan bir gelecekte iklim krizi, kuraklık ve daha birçok konu olacak uğraşmamız gereken. Bu noktada bir dizi tartışılmazı yeniden düşünmemiz gerekiyor. Doğayla olan ilişkimizi yeniden gözden geçirmediğimiz sürece kaldığımız yerden devam etmemiz pek mümkün görünmüyor.

Yeşim Özsoy: Tam tersine iklim krizi dünyada daha da fazla konuşulmaya başlanacak diye düşünüyorum. Bir cendereden geçeceğiz ve bu bizim vebalimiz ama şimdiden yurt dışında yavaş seyahat, fonksiyonel turne gibi kavramları tiyatrocular konuşmakta halihazırda. Ben sanırım daha umutlu olmak istiyorum.

Masada ya da kafanızda yeni bir oyun, proje veya bir kitap var mı? Yahut şimdilik yok ama “bize iyi gelenler” var dediğiniz, kitap, şarkı, film, belgesel, oyun minvalinde neler var?  

Ferdi Çetin: Tiyatroda yeni gerçeklikler ve yeni dramaturjiler üzerine düşündüğümüz yeni bir projemiz var. Uluslararası bir proje olmasını ön görüyoruz. Şimdi onun çalışmaları başlamak üzere. Önümüzdeki günlerde daha yoğun olarak üzerinde çalışacağız. Bir de benim yeni öykü kitabım için hazırlıklar devam ediyor.

Yeşim Özsoy: Attenborough seyretmeli herkes, son çalışmaları. Kitlesel ama çok net anlatıyor vahşi doğa ve hayvanlarla bozulan ilişkimizi ve bu sıra “Cosmos – Possible Worlds” Ann Druyan beni etkiledi. Eşi Carl Sagan ve ekibi ile Voyager gemisi için oluşturdukları Altın Plak (Golden Record) ve onların hikayeleri çok etkiledi. Öyle ki “Kum Zambakları ve Mümkün Dünyalar” adında bir oyun yazdım.

Kaynak: anamakale.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir