“Profesör Atatürk” kitabının yazarı Özgür Barış Etli: Dünyanın Atatürk’e antik medeniyetlerin keşfi konusunda bir gönül borcu var

Atatürk’ün, bilim alanındaki, kimi zaman akıl sınırlarını zorlayan bir azimle ve bir ulusun tarih bilinci genetiğini değiştirecek kadar kalıcı araştırmaları, birçok araştırmacı açısından çağın ötesinde bir birikim ve bir o kadar azim ve de çalışkanlık barındırıyordu. Ulu önderimiz Atatürk’ün geometri terminolojisi üzerine ürettiği özgün kelimeleri halen kullanıyoruz. Kurduğu müzeleri geziyoruz ve evrim bilimine verdiği önemle, evrim çalışmalarına adapte olabiliyor, özellikle Türk tarihi üzerine gösterdiği ilgiyle, Türklük bilincine ve Türklerin köken araştırmalarına dair bilgileri okuyabilir, anlayabilir ve yeni alanlar açabilir durumdayız. Özgür Barış Etli, Atatürk’ün birçok alanda bilimsel araştırma tutkusunun, insanlığa olan katkılarını araştıran bir kitap yazdı. Atatürk’ün kurduğu müzeleri gezdi, okuduğu kitaplara düştüğü notları inceledi ve onun bir Profesör olarak da anılmasının neden gerekli olduğuna dair bir kitap kaleme aldı. SÖZCÜ olarak, Etli ile Profesör Atatürk’ü konuştuk.

Neden böyle bir kitap yazmaya ihtiyaç duydunuz?

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, elbette toplumun her kesiminin yakından tanıdığı, hayatını ve mücadelesini iyi bildiği eşsiz bir liderdir. O, Platon’un ‘Kurucu Filozof’ kavramının tam karşılığıdır. Atatürk hakkında yazılmış kitapların sayısını belirlemek bile oldukça zordur. Fakat vefatının ardından uzun bir süre geçmiş olmasına rağmen, O’nun bilim insanı yönünü ortaya koyan; arkeoloji, antropoloji, astronomi, evrim biyolojisi vb. bilim alanlarındaki çalışmalarını ve uygulamalarını aktaran kitap sayısının azlığını görünce üzüldüğümü söylemeliyim. Konuyla ilgili değerli birkaç kitap yazılmış olmasına rağmen, bu kitapların Atatürk’ün zihninde yeterince derine inemediğini, O’nun bilim heyecanını tam anlamıyla yansıtamadığını ve bazı yönlerden yüzeysel kalmış olduğunu fark ettim.

Beni bu kitabı yazmaya iten neden, Atatürk’ün özellikle arkeoloji, astronomi, antropoloji, evrim biyolojisi, embriyoloji, paleontoloji, jeoloji, filoloji ve Türkoloji dallarında yaptığı okumaların, aldığı notların, yazdığı yazıların ve uygulamaya geçirdiği bilimsel çalışmaların daha önce ayrıntılı olarak incelenip halkımızın ilgisine sunulmamış olmasıydı. Paleontoloji ve embriyoloji deyince eminim ki çoğu kişi şaşıracaktır, ama evet Atatürk bu bilimlerle de ilgilenmişti. Benim şansım, çocukluğumdan beri bu bilim dalları ile zaten bir şekilde ilgili olmamdı. Belki de bu nedenle Atatürk’ün zihnine daha önce bakılmayan bir açıdan bakabilme şansı buldum. Okuyucu bu kitapta atamız ile ilgili bazı ilklere tanık olacaktır. Ben Atatürk’ün, büyük bir siyasetçi ve asker olmasının yanında bir bilim insanı ve filozof olarak bilinmesi, tanınması gerektiğini düşünüyorum. Kitabın isminin “Profesör Atatürk” olmasının nedeni gerçekte budur. 1922 yılında kendisine verilen ‘Fahri Profesör’ unvanı, kitaba bu ismi koymak konusunda beni cesaretlendiren etkendi.

Araştırmalarınıza göre Dünya, Atatürk’ün bir bilim insanı, filozof olduğunun ne kadar farkında? Bize, gençlere düşen sizce nedir?

Maalesef ülkemizde bile O’nun bir bilim insanı ve filozof, gerçekleştirdiği şeyin bir Rönesans olduğu anlaşılamamış durumda. Üzülerek söylüyorum ki, bunun nedeni, Atatürk’ün bilim insanı kimliği hakkında araştırma yapan kişilerin birkaç bilim dalı hariç diğer alanları araştırmamış veya bu konular hakkında eğitim almamış olmalarıdır. Örneğin, Atatürk’ün evrim biyolojisi hakkında yazdıklarını kavrayabilmek için biyoloji, antik medeniyetler ile ilgili gerçekleştirdiği çalışmaları anlayabilmek için arkeoloji ya da O’nun insan türleri konusunda yaptığı okumalar için antropoloji ile ilgilenmek, bu bilimlerin çalışmalarını yakından takip etmek gerekiyor.

Dünyada, toplum bazında Atatürk’ün bir bilim insanı ve filozof olduğu yönünde bir bilgiye sahip olunduğunu sanmıyorum. Fakat gelişmiş ülkelerde yaşayan yazarlar, sanatçılar, gazeteciler, bilim insanları ve devlet adamlarının bazıları O’nun bilime verdiği önem hakkında bilgi sahibidir. Zaman zaman bu kişilerin sosyal medyada yaptığı paylaşımlar, Atatürk’ün bilime verdiği önem konusunda dünya toplumlarını da aydınlatıyor. Atatürk’ün bilime yaklaşımını sık sık dile getiren dünyanın en ünlü isimlerinden olan Elon Musk örneğinde olduğu gibi. Ya da Atatürk’ün evrim biyolojisi çalışmalarını takdirle karşılayan dünyaca ünlü biyolog Richard Dawkins, Ay’a ayak basan ikinci astronot olan ve ‘O’nun çalışmaları hakkında çok şey duymuştuk.” diyen Buzz Aldrin ve “O’ndan öğrenecek çok şeyimiz var.” diyen Amir Khan gibi. Burada dipnot olarak söyleyebilirim ki, Ay dönüşü dünya turuna çıkan Apollo 11 mürettebatı Anıtkabir’e de gelmiş ve Neil Armstrong, Anıtkabir Özel Defterine kısa ve güzel bir yazı yazmıştı. Ben bu belgeyi araştırmalarım sonucu bulup, ülkemizde ilk kez olmak üzere kitabımda yayınladım.

Gençlerimize düşen görev bilimi rehber edinmeleri, mümkün olduğu kadar çok bilim dalı ile ilgilenip gelişmeleri takip etmeleri ve tüm bunları çevrelerine ısrarla aktarmalarıdır. Eğer gençlerimiz bunu kendine görev edinirse, bir zaman sonra toplumun zihinsel anlamda geliştiğini görme şansımız olur. Atatürk’ün gençlerden asıl istediği şey, Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan her gencin bilgili, çağı yakalayan, bilimsel düşünceyi ilke edinen insanlar olmasıydı. Çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşmak ancak toplumun bilimsel düşünceyi içselleştirmesi ile mümkün olabilir.

Atatürk’ün arkeolojik alanların keşfi için uçakla havadan fotoğraflarını çektirdiğini anlatıyorsunuz. Bunun sonuçları ne oldu?

Atatürk, o denli çağı yakalayan, bilgili ve pratik bir kişiydi ki, dünyada bilim alanındaki her gelişmeyi takip ediyor, araştırıyor, eğer o konuda eksik isek gerekli adımların derhal atılmasını sağlıyordu. Bundan arkeoloji bilimi de nasibini almıştı. Dünyada 1925 yılından itibaren uçaklar sadece ulaşım ve savaş amacıyla değil, bilimsel çalışmalara destek amacıyla da kullanılmaya başlanmıştı. Hava araçları yaşadığımız dünyaya üçüncü bir boyut katarak, insanların yeryüzünü kuşbakışı gözlemlemesini sağlamıştı. Arkeoloji bilimi de arkeolojik bölgelerin kuşbakışı incelenebilmesi için uçaklardan çekilen görüntüleri kullanmaya başlamıştı. Çünkü havadan, bir antik kentin her bölgesini, ayrıntılarını ve hatta yakın çevresini görebiliyordunuz. Yeryüzünde inceleme yaparken dikkatten kaçan yerler hava fotoğrafları ile böylece ortaya çıkarılabiliyordu. Üstelik pilotlar yeni antik kentler de keşfedebiliyordu.

Atatürk bu gelişmeleri biliyor, arkeolojik açıdan dünyanın en zengin topraklarında bu çalışmanın aynı şekilde yapılmasını istiyordu. Bunun için deneyimli pilotlar görevlendirildi ve Truva, Bergama, Sardes gibi birçok önemli antik kentin havadan fotoğrafları çekildi. Yapılan bu çalışmalar sonucunda antik kentlerin haritası çıkarılabilmiş, arkeologlar bu fotoğrafların yardımıyla kazı planlarını oluşturabilmişlerdi. Bu da kazıların daha hızlı ve etkin şekilde yapılması ve antik medeniyetlerin daha kolay ve pratik biçimde keşfedilmesini sağlamıştı. Bugün bu tür çalışmalar, gezegenimizin yörüngesinde dolanan uydular aracılığıyla da yapılabiliyor. Yeri gelmişken söylenebilir ki, Atatürk’ün arkeoloji çalışmaları asla teorikte kalmıyordu. Kendi de kazı alanlarını ziyaret ediyor ve bazı kazılara şahsen katılıyordu. Atatürk’ün ziyaret ettiği ve benim tespit edebildiğim yerler Efes, Bergama, Truva, Ahlatlıbel, Soli Pompeiopolis ve Aspendos antik kentleridir. Atatürk Aspendos antik tiyatrosunu restore ettirmişti.

Atatürk’ün kurduğu 29 müze size göre dünyanın Atatürk’e ödemesi gereken gönül borcu olduğu anlamına geliyor. Bunu açabilir misiniz?
Kesinlikle öyle olduğunu düşünüyorum. Çünkü Atatürk’ün başlattığı kazılar ve yetiştirdiği arkeologlar olmasaydı bugün biz Hitit, Frig, Lidya, Likya, Roma vb. Anadolu medeniyetleri hakkında eksik bilgiye sahip olacaktık ya da onlar hakkında hiçbir bilgiye ulaşamayacaktık. Çünkü antik bir medeniyeti keşfetmenin yolu arkeolojik kazılardan, bu kazılarda ortaya çıkan eserlerden ve yazıtlardan geçer. Atatürk de bunu bildiğinden arkeolog yetiştirmeye ve arkeolojik kazı yapmaya oldukça önem veriyordu. Hatta Atatürk, “Kazıya başlayın, paranız yetişmezse ben veririm.” diyecek kadar arkeologlara ve kazılara sahip çıkıyordu. Bu kazılar sonucunda eşsiz kültürel hazineler keşfediliyor ve bu eserler, O’nun döneminde kurulmaya başlanan müzelerde sergileniyordu.

Bilim dünyasında Anadolu’nun, medeniyetin çıkış noktası olarak kabul edildiğini biliyoruz. Son dönemde gerçekleşen Göbeklitepe kazıları da bunu kanıtladı. Günümüz insanı, insanlık tarihinin bilinenden çok daha eski olduğu yönünde bir bilgiye artık sahipse bunda Anadolu’nun ve dolayısıyla Atatürk’ün arkeoloji çalışmalarının ve öngörüsünün büyük rolü vardır. Bu anlamda, dünyanın Atatürk’e antik medeniyetlerin keşfi konusunda bir gönül borcu vardır diyebiliyorum. Bu elbette geri ödenecek bir borç değil, fakat dünya, Anadolu medeniyetlerinin keşfi konusunda itici gücün Atatürk olduğunu bilse bu çok güzel ve anlamlı olurdu.

Evrim ile ilgili gelişmeleri yakından takip eden ve bunu liseler için okutulan derslerdeki dört ciltlik Tarih kitabı içeriğinde de yer veren Atatürk, neandterhaller, insansımsılar ve insan evrimi süresince sizce Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi çalışmalarını dil, tarif, coğrafya perspektifinde nasıl birleştirmişti? Bu tezlerin günümüzdeki karşılığı nedir?

İlginizi ÇekebilirAtatürk'ün yöntemi: Akıl ve bilimAtatürk’ün yöntemi: Akıl ve bilim

Türk Tarih Tezi ve insan evrimi veya diğer insan türleri arasında doğal olarak organik bir bağ bulunmasa da, Güneş Dil Teorisi’nin çıkış noktası insanın evrim yolculuğunda dilin ortaya çıkması ve ilk anlamlı seslerin oluşmasına dayanır. Atatürk’e göre, ilk insanlar maddi ve soyut kavramları Güneş’i inceleyerek bulmuşlardır. Yani, dilin kaynağı aslında Güneş’in kendisi, sıcaklığı, parlaklığıdır. İnsanın çıkardığı ilk anlamlı sözcükler O’na göre Güneş’i tanımlamak için kullanılan sözcüklerdir. Güneş’in ve ateşin kutsal olduğu yüksek enlemler için bu varsayım doğru olabilir. Örneğin Türkler için binlerce yıl vatan olmuş Sibirya toprakları gibi.

İlk olarak Dr. Hermann Kvergitsch’in ortaya attığı teoriye göre, Türkçe dünyadaki en eski dildir ve dünya dillerinden önemli bir kısmının kökeni de Türkçe’ye dayanır. Atatürk bu görüşü önemsemiş ve dil üzerine yoğunlaşarak Türk dili üzerine bilimsel çalışmalar yapılmasını istemiştir. Güneş Dil Teorisi bana göre eksikleri olsa da önemli bir teoridir, en azından ciddiye alınması gereken ve üzerinde araştırma yapılması gereken bir alandır.

Türkçenin eski bir dil olduğu bilimsel bir gerçektir. Türkçe varlığının Sümer çağına dek izi sürülebilir. Sümerlerin Türklüğü ayrı bir tartışma konusu olsa da Türkçenin o dönemdeki varlığı ve etkisi tartışılabilir bir konu değildir. Etrüsk, Latin, Germen ve Anglosakson dillerinin kökeninde Türkçeyi gören, en azından Türkçe kökenli sözcüklerin olduğunu iddia eden  bilimsel araştırmalar yapılmaktadır. Belki Hint-Avrupa diye tanımlanan bazı dillerin kökeninde de Türkçe varlığı aranabilir. Bunun gibi Kızılderili, Maya ve Eskimo (öz. İnuit) dillerindeki Türkçe söz varlığı, Orta Asya’dan Amerika kıtasına göçlerle birlikte düşünüldüğünde belirli bir mantığa oturtulabilir. Dilbilimciler, önyargısız olarak Batı ve Slav tezlerini bir kenara koyarak Türk dilini ve onun Batı dillerine etkisini araştırdıklarında bu olguyu daha iyi göreceklerdir eminim. Ben Güneş Dil Teorisi’nin eksik olsa da yanlış bir teori olmadığını düşünüyorum. Yapılması gereken, daha çok bilimsel araştırma ile teoriyi güçlendirmektir.

Türkiye’de Atatürk sonrası unutturulan köklerimizden Frigler ve Hititlerin kökenleri konusunda Atatürk nasıl adımlar atmıştı?

Friglerle başlayalım. Frig deyince aklımıza tümülüsler geliyor. Örneğin Midas’ın tümülüsü gibi. Tümülüs, içinde bir mezar odası bulunan ve üzeri toprak yığılarak örtülmüş mezar anlamına gelir. Atatürk, Frig döneminden günümüze kalan tümülüsleri iyi biliyordu. Ankara ve çevresinde yüzlerce tümülüs keşfediliyor ve bu mezarların Friglere ait olduğuna inanılıyordu. Atatürk’ün talimatıyla Ankara’da bulunan bir tümülüs de kazılmıştı. Burada önemli olan Atatürk döneminde sistemli ve bilimsel tümülüs kazılarının yapılıyor olmasıdır. İlginç bir tesadüftür ki, Anıtkabir inşası esnasında da birkaç Frig tümülüsüne rastlanmış, bu tümülüsler kazılmış ve bazı tarihi eserlere ulaşılmıştı.

Atatürk’ün en çok ilgi duyduğu antik medeniyet hiç kuşkusuz Hititlerdi. Çünkü O’na göre Hititlerin, Türk Tarih Tezi’nde de önemli bir yeri vardı. Atatürk, Hititlerin ya da öncülü Hattilerin Orta Asya kökenli bir kavim olabileceği yönündeki görüşleri ciddiye alıyordu. Bu nedenle Hititlerin/Hattilerin kutsal şehri olan Alacahöyük kazılarına çok önem vermişti. Alacahöyük kazıları için ekipman alımı gibi teknik yardımlar da yapmıştı. Atatürk’ün isteğiyle başlatılan Alacahöyük kazılarında Hitit Güneş Kursu olarak bilinen tarihi eserden çokça keşfedilmişti. Atatürk, bu kazılarda keşfedilen eserleri gördüğünde şöyle bir demeç vermişti: “Alacahöyük’te yapılan kazılar sonucunda meydana çıkarılan 5500 yıllık maddi Türk tarihi belgeleri, dünya kültür tarihini yeniden incelettirecek ve derinleştirecek kadar önemlidir.”

Atatürk’ün Hititler hakkındaki araştırmaları ve çalışmaları dünyada da yankı bulmuştu. Atatürk, Fransa’da yayın yapan Revue Hittite at Assianiques adlı dergiye sponsor olup, para yardımında bulunmuştu. 1938 yılında ise dergiyi çıkaran enstitünün onursal başkanlığını kabul etmişti. Atatürk, Hitit eserlerinin sergilenebilmesi adına bir de Hitit Müzesi kurmuştu. Bu müze sonradan Anadolu Medeniyetleri Müzesi haline geldi.

Atatürk’ün evrim teorisine bakışı nasıldı? Düşünceleri Türkiye bilim alanında hangi çalışmaları açtı sizce?

Atatürk, bilimin neredeyse tüm dallarıyla ilgilendiği kadar evrim biyolojisi ile de ilgilenmişti. Atatürk, evrim teorisine, bir bilim insanı nasıl yaklaşması gerekiyorsa o şekilde yaklaşıyordu. Evrim biyolojisi hakkında özellikle, kademeli evrim ve adaptasyon hakkında okuyor, okuduklarını zihin süzgecinden geçiriyor, çeşitli notlar alarak bilgisini pekiştiriyordu. Hartmann’ın “Darwincilik”, Barenton’un “İnsanlığın Evrimi” ve Büchner’in “Bilime Göre İnsan” adlı kitaplarını notlar alarak ve önemli yerlerin altını çizerek okumuştu. Bir biyolog olmasa da evrim biyolojisi hakkında oldukça fazla bilgiye sahipti. Hatta konuk ettiği bazı devlet adamlarıyla evrim teorisini tartışacak kadar bilgiliydi diyebilirim.

Atatürk, evrim hakkında sadece okumamış, konu hakkında öğrendiklerini özetleyen bir dizi yazı da yazmıştı. Atatürk’ün okuduklarından, aldığı notlardan ve yazılarından anladığım kadarıyla, O en çok ‘yaşamın kökeni’ ve ‘insanın oluşumu’ sorularına cevap arıyordu. Örneğin Atatürk’ün şöyle bir notu var: “Yaşam, sıcak güneşli ve sığ bir bataklıkta başladı. Oradan sahillere ve denizlere yayıldı”. Başka bir yazısında ise şu iki ifade var: “Görülüyor ki, yaşam zincirinin son halkası insandır”. “Artık yaşamın altı bin yıllık değil, milyonlarca yıllık olduğu anlaşılmıştır”. Atatürk, evrim teorisine bir inanç değil, bir bilimsel gerçek olarak bakıyordu. Bu nedenle teoriyi okullarda okutmak istemesi normaldi.

Atatürk’ün evrim biyolojisi üzerinde durması ve güncel bilimsel gelişmeleri müfredata aldırması bilimsel düşünce açısından önemliydi. Bazı yönlerden eksikleri olsa da o dönemde teori, yaşamın kökenini açıklama iddiasında olup Batı’da geniş bir araştırma sahasına sahipti. Atatürk’ün bu konudaki görüşleri ve uygulamaları ileriki zamanda biyoloji ve tıp bilimlerinin gelişmesine neden oldu; laboratuvarlar kuruldu ve biyologlar yetiştirildi. 2015 yılında Nobel Ödülü almaya hak kazanan ve çalışma alanı biyokimya olan bilim insanımız Aziz Sancar’ın şu sözleri tam da bu noktada dikkat çekicidir: “Nobel, Atatürk ve Cumhuriyet sayesinde kazanıldı.”

Atatürk’ün Ay’a gidileceğini öngörmesi dışında, Ay’a gidecek kişilerin dünya ile iletişim kuracağı öngörüsünden de bahsediyorsunuz? Siz aynı zamanda astronomsunuz ve dönem araştırmalarını da okudunuz. Atatürk dönemine göre oldukça vizyoner ve sıradışı olan bu öngörüleri nasıl oluşturuyordu?

Dietrich Schlegel’in şöyle bir sözü vardır: “Atatürk, diğer insanlarda çok ender görülebilen realizm, pragmatizm ve vizyon sahibi olabilme özelliklerini bir araya toplamıştır.” Atatürk’ün, Ay’a ‘insanlı’ gidileceği ve oradan dünya ile iletişim kurulacağı, sonrasında Mars’a ve diğer gezegenlere ulaşılacağı öngörüleri asla öylesine ortaya çıkmış değildir. İlk roket ve uzay çalışmaları Atatürk çağında başlamış, Batı dünyası adım adım bu hedefte yol almaya başlamıştı. Ay’a gidiş ile ilgili fikirler dile getirilmeye başlanmış, ne tür bir roketle uzaya çıkılabileceği düşünülmeye başlamıştı.

İşte Atatürk’ün büyüklüğü de burada ortaya çıkmaktadır. O, astronomi ve uzay bilimleri konusunda dünyadaki gelişmeleri yakından takip ediyordu. Atatürk, dünyada ne tür bir bilimsel-teknolojik gelişme olursa olsun asla o konuda geri kalmamayı ilke edinmişti. Çalışarak her konuda Batı’yı yakalayabileceğimizi biliyordu. ”Bir gün Batılı ayaklar Ay’da ayak izi bırakacaksa, bunların arasında bir Türk’ün olması için şimdiden çalışmalara başlamalıyız” diyordu. Atatürk, uzay konusunda teorik olarak Batı’dan geri kalmayan bir bilgi düzeyine sahipti. Pratik olarak da geri kalmamanın yolunun eleman yetiştirmek, teknoloji geliştirmek ve halkı bilimsel düşünceye itmek olduğunu biliyordu. Bu yüzden, okullarda okutulması için “Kozmografya” adında bir astronomi kitabı yazdırmıştı. İlk modern gözlemevi yine O’nun döneminde, O’nun imzasıyla açılmıştı. Sonuç olarak, Atatürk’ün öngörülerinin ardında derin bilgi edinme, sürekli takip etme ve uygulamaya koymak için çalışma vardı. Atatürk’ün vizyonunu ve sıra dışılığını, O’nun bilimsel birikiminde aramalıyız.

İlginizi ÇekebilirGöbekli Tepe ve Ön-Türkler kitabı yazarı ETLİ: 1071 yılı Türklerin Anadolu'ya son geliş tarihiGöbekli Tepe ve Ön-Türkler kitabı yazarı ETLİ: 1071 yılı Türklerin Anadolu’ya son geliş tarihi

Mayalar ile Türkler arasındaki bağlantıya ilişkin birçok yeni araştırmaya tanık oluyoruz. Oysa kitabınızda belirttiğiniz gibi Atatürk’ün bu bağlantıya ilişkin bir sözlük çalışmasından bahsediyorsunuz. Bu bağlantı Atatürk’ün zihnine nasıl düştü ve hangi somut çalışmalara imza attı?

Atatürk, sadece Mayalar değil İnkalar, Aztekler ve Toltekler gibi diğer antik medeniyetler hakkında da okuyordu. Öyle ki, Atatürk Pasifik Adaları’nın arkeolojisiyle bile ilgilenmişti. Örneğin Paskalya Adası’nın dev heykellerini biliyordu. Tabii O’nun Maya medeniyetine ayrı bir ilgi duyduğu gerçektir. Bunun nedeni, bazı dilbilimcilerin Maya dili ile Asya dillerini karşılaştırma çalışmalarıydı. Bu diller arasında Türkçe de vardı. Atatürk’ün en çok ilgisini çeken buydu. Bunun yanında Meksika’da Mayaları araştıran Tahsin Mayatepek de Maya dilinde rastladığı bazı sözcüklerin Türkçe olabileceğini Atatürk’e raporlamıştı. Brasseur de Bourbourg’un “Maya Dili” adlı kitabını okurken, Atatürk bazı Mayaca sözcüklerin Türkçe’ye benzediğini fark etti. Bu sözcüklere ilk rastladığında durumu saçma bulmadı, kendi kendine “Acaba mı?” dedi, incelemeye ve araştırmaya değer gördü. Bir bilim insanı da tam olarak böyle yapmalıydı.

Atatürk, bu kitapta bazı Mayaca sözcüklerin altını çizmişti ve karşılarına olası Türkçe karşılıklarını yazmıştı. Örneğin “Atan” sözcüğünün karşısına “Hatun” yazmıştı. “Atan”, Mayaca “Hatun” anlamına geliyordu ve gerçekten de Türkçe “Hatun” sözcüğüne benziyordu. Bunun gibi “Biçmek, Yontmak” anlamına gelen “Bııç” sözcüğünün karşısına “Biçmek”, “Çok” anlamına gelen “Chak”ın karşısına “Çok”, “Kanatlı Hayvan” anlamına gelen “Cutz”un karşısına “Kuş” ve “Yaş” anlamına gelen “Yax”ın karşısına “Yaş” yazmıştı. Bunun gibi çok sayıda etimolojik eşlik ve benzerlik buldu. Bu da bize O’nun bir dilbilimci gibi Mayaca-Türkçe sözlük çalışması yapmış olduğunu gösterir. Sinan Meydan’a göre bu, ülkemizdeki ilk Mayaca-Türkçe sözlük çalışmasıdır. Atatürk, Mayacanın yanında Yakutça, Kırgızca ve Çuvaşça ile de ilgilenmekteydi. Özellikle Saha (Yakut) dilinde cümle kurma çalışmaları çok ilginçtir.

Kitabınızda Hint-Avrupa tezine ve sosyal Darwinizmin kötü amaçlar için kullanılmasına karşı, Atatürk’ün tüm insanlığın ihtiyacı olan dünya çapında değer gören bir antropometri araştırmasını tamamladı. Bu Türkiye’de Atatürk’ü yıpratmak isteyen ve bilimsel çalışmalardan bihaber bir kısım kitle tarafından halen “kafatasçılık” olarak öne sürülüyor. Bize bu çalışmanın insanlık açısından önemini anlatabilir misiniz?

Söylediklerinize katılıyorum. Çağının neredeyse tüm devlet başkanları çeşitli ideolojilere ve özellikle sosyal darwinizme bel bağlayıp bu amaçla kan dökmekten çekinmezken, Atatürk tam tersini yapıp bu hastalıklı ideolojilerden uzak durmuş, bilimi ve aklı rehber edinmiş ve kurduğu ülkeyi böylelikle aydınlık bir geleceğe taşıyabilmiştir. Pek konuşulmasa da önemli bir konudur ki, Avrupa devletlerinin birbirine girdiği dönemde Türkiye’nin yara almamasının veya zarar görmemesinin esas nedenlerinden biri, Atatürk’ün Avrupalı devlet başkanları gibi boş ve yıkıcı akımlara kapılmayıp, ülkesini bir bilim devleti haline getirme çabaları olmuştur. Bunun arka planında Atatürk’ün bilim odaklı zihni ve filozofik düşünsel yapısı vardır.

Bazı kesimler tarafından ırkçılık çalışması olarak görülen fakat aslında başından sonuna bilimsel bir araştırma olan ve o güne kadarki en geniş katılımlı antropometri anketinin amacı, Anadolu’nun farklı bölgelerinde yaşayan insanların fiziksel özelliklerini belirleyip bir havuzda toplamak ve Batı verileriyle karşılaştırma yaparak bundan bilimsel bilgi çıkarmaktı. Atatürk’ün yaptırdığı antropoloji çalışması, Türklerin de Batılılar gibi aynı Homo Sapiens fiziksel özelliklerine sahip olduğunu ortaya koydu. O dönemde Batıdaki bazı kesimler, Batı medeniyetinin Doğu medeniyetinden ileri olduğunu ve doğu insanının ‘insan’ olarak değerlendirilemeyeceği gibi birtakım hastalıklı fikirleri öne sürüyordu. Bu kesimler Darwin’in evrim teorisini çarpıtarak dünyada bir üst ırk-alt ırk kavramının yerleşmesine çabalıyordu.

İşte Atatürk’ün zengin düşünce yapısı ile gerçekleştirdiği bu çalışma, tam anlamıyla bilimsel bir tokat olmuştu, çünkü Avrupa insanı da Anadolu insanı da fiziksel anlamda birbirine eşitti! Pek bilinmese de Atatürk’ün antropoloji çalışmaları Batılı bilim insanları tarafından takdir topladı ve Batı’da Türkiye’de yapılan bu çalışma rol model olarak alınarak tekrarlandı. Öyle ki, dönemin ünlü antropologlarından Eugene Pittard, bilimsel bir dergiye, “Kemal Atatürk: Eski Çağı Canlandıran Devlet Adamı” adında bir makale yazdı ve bu makale derginin kapağında yer aldı. Yani aslında, Atatürk’ün antropoloji çalışmaları ari ırk teorisyenlerine kapak olmuş oldu. Bu çalışma, dünyanın diğer geri kalmış uluslarını da kendine getirdi, çünkü onlar da kendilerine dayatılan alt ırk kavramını reddedip, bu görüşe karşı gelip, esas kimliklerini keşfettiler. Atatürk, alt ırk damgası yiyen tüm toplumların bilimsel kurtarıcısı olmuştu!

Atatürk’ün antropoloji bilgisi üst düzeydeydi. Antropologlarla tartışacak kadar bilgili bir insandı. Örneğin dönemin ünlü antropologlarından Marc Sauter, kendi ülkesinin devlet başkanı ile  antropoloji hakkında tartışma ortamı bulamazken, Atatürk ile bilimsel tartışmalara rahatlıkla girebiliyordu.

İlginizi Çekebilirİlk Güneş Dil Sözlüğü yazarlarından Arslanoğlu: Güneş-Dil Teorisi özünde doğru bir kuramİlk Güneş Dil Sözlüğü yazarlarından Arslanoğlu: Güneş-Dil Teorisi özünde doğru bir kuram

Atatürk’ün okuduğu kitapları incelediniz. Kitaplara kendi metodolojisine göre notlar alan Atamızın aldığı hangi notlar sizi en çok etkiledi?

Atatürk’ün aldığı notlar içinde en çok ilgimi çekenler, O’nun, okuduğu kitabın yazarıyla tartıştığı notlardır. Yazarın görüşüne katıldığı veya katılmadığı yerlere aldığı kısa notlar beni daha çok etkiledi diyebilirim, çünkü bu notları okurken Atatürk’ün gerçek ve saf dünyasını anlayabiliyorsunuz. Gece herkes uykusundayken, çalışma masasında uykulu gözlerle okuduğu kitabın yazarıyla tartışacak kadar dikkatli okumalar yapması çok özel bir durumdu bana göre. Örneğin, bir yerde yazara: “Senin için öyle ama bizim için?” dediğini görüyoruz. Burada çok samimi bir itham var. Başka bir yerde yazara hiç mi hiç katılmadığı noktada “Ne münasebet!”, bir diğerinde “Anlayamadım!” yazdığını görüyoruz. Bu notlar çok samimi ve insancıl tepkiler diye düşünüyorum. Antropoloji ile ilgili bir kitabı okurken yazdığı “Hala vahşi olan insanın güzellik duygusu vardı.” ifadesi ve paleontoloji ile ilgili okuduğu bir kitapta bir satırın yanına “Heracles” yazması, yani mitolojik bir kahramana vurgu yapması çok dikkatimi çekmişti. Dikkat edin, Atatürk burada mitoloji ile paleontoloji arasında bağlantı kuruyor. Dünyada bunu yapabilecek algı ve bilgi düzeyine sahip kaç kişi vardır ki?

Bu kitabı yazarken birçok kitabı okuyarak bir sentez çıkardınız. Atatürk’ün bilim alanındaki çalışmaları adına, kitabınızda yer vermediğiniz ama sonra daha derin bir araştırma yapma gereği duyduğunuz araştırma alanları doğdu mu?

Atatürk’ün okudukları ve aldığı notlar araştırılarak birçok kitap yazılabilir. Benim ilgi alanıma girmeyen veya henüz anlayamadığım noktalar olabilir. Burada gençlere ve araştırmacılara çok iş düşüyor. “Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar” adlı 24 ciltlik seriyi mutlaka incelesinler ve kendi bakış açılarıyla üzerinde araştırma yapsınlar derim.

Atatürk’ün Türk tarihi hakkında 399, Türk dili hakkında 119 kitap okuduğunu biliyoruz. Türk tarihi ve dili hakkında okuduğu kitaplara çok sık notlar aldığını fark ettim. Eğer vaktim olursa Atatürk’ün Türk tarihinde en çok hangi konulara dikkat kesildiğini, neleri merak ettiğini araştırmak isterim. Atatürk’ün Türk tarihi hakkındaki çalışmaları iyi bilinse de yaptığı okumalarda hangi olaylara ve kişilere dikkat kesildiğini anlamak ayrı bir araştırma konusu olabilir.

Araştırmalarınız boyunca sizce Atatürk’ün bilim yönünü anlatan en iyi kitaplar hangisi oldu? Okurlarımıza neleri okumalarını tavsiye edersiniz?
Atatürk’ün bilim insanı ve filozof yönünü anlatan çok değerli kitaplar mevcut. Atatürk’ün arkeoloji ve antropoloji çalışmaları hakkında Sinan Meydan’ın “Atatürk ve Türklerin Saklı Tarihi”, Metin Özata’nın “Atatürk Bilim ve Üniversite”, Özer Ozankaya’nın “Dünya Düşünürleri Gözüyle Atatürk ve Cumhuriyeti” ve Aydın Sayılı’nın “Atatürk ve Bilim” adlı kitaplarını tavsiye edebilirim.

İlginizi ÇekebilirEvrimden cihada...'Devrim ve karşıdevrim'Evrimden cihada…’Devrim ve karşıdevrim’

Dilbilimden, tarihe, matematikten paleontolojiye birçok alanda çalışan Atatürk’ün mirasını bıraktığı Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu, sizce Atatürk’ün açtığı Türk rönesansında hangi alandaki araştırmalara odaklanmalı?

Türk dili ve arkeoloji alanları çok önemli diye düşünüyorum. Anadolu’da yeni yeni keşfedilmeye başlanan ve Türklerin Anadolu’da 1071’den çok daha önce bulunduğuna dair arkeolojik çalışmaların yapılması çok önemli. Örneğin Anadolu’nun her yerinde Türklere ait kaya resimleri mevcut. Bunların keşfi, korunması, haklarında yayınlar yapılması ve bulguların medyada yer alması gerekiyor.

Dilbilim açısından bakıldığında ise Türklerin diğer medeniyetlerle olan ilişkileri mutlaka daha ayrıntılı ve önyargısız araştırılmalı diye düşünüyorum. Örneğin Etrüsklerle, Mayalarla ve bunun gibi başka medeniyetlerle ilgili araştırmalara ciddi fonlar ayrılmalı. Atatürk’ün vizyonu ve koymuş olduğu bilimsel hedefler doğrultusunda ilerlenirse, dil ve arkeoloji alanlarında yeni keşiflerin önü açılabilir.

***

Özgür Barış Etli
Aynı zamanda astronom olan, araştırmacı yazar Özgür Barış Etli’yi, Göbeklitepe- ÖnTürk ilişkisine dair “Göbekli Tepe ve Ön-türkler”, İskandinav kültürünün Türk kökenlerine dair “Viking Türk Sırları”, Anadolu’nun bir Türk yurdu olduğuna dair ve Türkiye’ye dayatılmaya çalışılan sahte bir Yunan medeniyeti tarihi üzerine kaleme aldığı “Sahte Sarışın” kitaplarından tanıyoruz. Etli’nin, aynı zamanda, Dünyanın bir ağ sistemiyle birbirine bağlayan ve iletişim kurabilen şaman kültürü üzerine yazdığı “Bilinmeyen Şamanizm Gaia Sırlarını Açıklıyor” adlı bir kitabı daha bulunuyor.

Kaynak: uykudan.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir